10 Ekim 2019

‘Attilâ İlhan vapuru’ hep hüzün dolu

Attilâ İlhan şiirlerinde en çok ilham aldığı sonbaharda, 10 Ekim 2005’te aramızdan ayrılmıştı. Ardında ise onlarca şiir, roman, senaryo bıraktı. Attilâ İlhan, Türkiye edebiyatında kendine önemli bir yer açtı, insanların dünyasında yer etti, hâtıralarına girdi. Şiirleri bugün hâlâ büyük bir ilgiyle okunuyor. Şair-yazar Hidayet Karakuş’la edebiyatından sinemacılığına, gazeteciliğinden anılarına değin 14. ölüm yıldönümünde Attilâ İlhan’ı konuştuk

Sercan Engerek

Attilâ İlhan… ‘Ben Sana Mecburum’, ‘Sisler Bulvarı’, ‘Yağmur Kaçağı’ şiirlerindeki gibi en nahif dizelerin şairi… ‘Kurtlar Sofrası’, ‘Sokaktaki Adam’, ‘Bıçak Sırtı’ romanlarının yazarı… İlk televizyon dizilerinin, ‘Kartallar Yüksek Uçar’ın, ‘Sekiz Sütuna Manşet’in senaristi… Nâm-ı diğer Ali Kaptanoğlu, kısaca Kaptan…

Henüz 16’sında tutuklanan bir öğrenci, “yalnız olmak kötü bir şey” dediği Paris’ten dönüşte Sansaryan Han’da gözaltında tutulan devrimci, İzmir’de bir gazeteci… Türkiye sinemasının iz bırakan isimleri Çolpan İlhan’ın ağabeyi, Sadri Alışık’ın eniştesi, oyuncu Kerem Alışık’ın dayısı…

Şehirleriyle, şiirleriyle, yaşamıyla, anılarıyla, dostluklarıyla bir Attilâ İlhan geçti dünyadan; yana yıkık şapkasıyla…

Konu Attilâ İlhan olunca, bir öğle vakti dümeni Karşıyaka’ya doğru kırıyorum. Dudağımda şairin dizeleri… Mırıldana mırıldana gidiyorum:

“elimden tut yoksa düşeceğim/ yoksa bir bir yıldızlar düşecek/ eğer şairsem, beni tanırsan/ yağmurdan korktuğumu bilirsen/ gözlerim aklına gelirse/ elimden tut/ yoksa düşeceğim/ yağmur beni götürecek.”

Dünden kalan yağmurun kokusu var kaldırımlarda sanki…

Trene biniyorum. Az sonra şair ve roman yazarı Hidayet Karakuş, Kaptan’ı anlatacak. ‘Şeytan Minareleri’ romanı hâlâ zihnimde Karakuş’un. 1993 yılında Madımak’taki katliamdan eşi ile birlikte son anda kurtulan oydu. Romanda o elim olayın insanların yaşamında yol açtığı yıkımları, travmaları işlemişti.

Aklımda takılı pek çok soruyla, çağrışımla geçti kısa tren yolculuğu…

Her zaman ki sevecen tavrıyla karşılıyor, Hidayet Karakuş. Selamlaşıyoruz… Dumanı tüten çayın, şekeri olmaya meyilli bir sohbet başlarken, elde sorular var ama bir yandan da düşünüyorum… Attilâ İlhan şairliği, romancılığı, senaristliği, yazarlığı ile çok yönlü bir insan: Nereden başlamalı?..

Attilâ İlhan’la ilgili bir anekdotu hatırlıyorum... Şair İzmir’de Atatürk Lisesi’nde okurken birinci sınıfta bir kıza sevdalanır. Kıza aşkını ilân edecek ama nasıl? Bir mektup yazar. Nâzım Hikmet’in bir şiirinin yer aldığı mektup kızın babasının eline geçmesiyle gelişen olaylar zincirinde ‘öğrenci Attilâ’ gözaltına alınır…

Attilâ İlhan’ın öğrencilik yılları çalkantılı yıllara denk geliyor sanırım Hidayet Hocam…  

“Bu olay büyük olasılıkla 1942’de başına geldi. O yüzden Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) öfkesi hiç bitmedi. Oysa 1946’da CHP’nin açtığı bir şiir yarışmasını kazanıyor. O şiir yarışmasında ‘35 yaş’ şiiri birinci, Attilâ İlhan’ın ‘Cebbaroğlu Mehemmet’ şiiri ikinci, Dağlarca’nın şiiri üçüncü oluyor. Dağlarca, o güne kadar kendini kanıtlamış bir şair. Ama onun önünde Attilâ İlhan, ikinci.”

Okul yasağı kalktıktan sonra İstanbul’da liseyi tamamlayan Attilâ İlhan, hukuk fakültesine yazılmış. Bir yandan dergilere şiirler yazmış. İlk şiir kitabını da o dönemde çıkarıyor: Duvar…

Kaptan’ın şairliğini işte o yıllardan başlatıyor Hidayet Karakuş.

“Bütün şairlerin şairliği ilk dizelerinden başlar. Çünkü o ilk dizeler olmadan bugünkü şiirlerini yazamazlar. Onlar yazılacak. Denenecek, sınanacak, işlenecek, öğrenilecek, araştırılacak… Bir şair, dili işleme konusunda mutlaka ustalık kazanmalı. O ilk şiirler çok önemli. Attilâ İlhan’ın ilk yıllarında yazdığı şiirler daha sonraki şairliğinin temellerini oluşturdu.”

Attilâ İlhan toplumcu, özgün bir şairdi. 1952’de yayımlanmaya başlanan Mavi dergisinde bunun bayraktarlığını yapıyordu. Karakuş, Attilâ İlhan’ın 1940 kuşağı şairi olduğunu söylüyor:

“O dönemde Orhan Veli’nin öncülük ettiği Garip akımı çıktı ortaya. Onun dışında bir de Faruk Toprak, A. Kadir, Niyazi Akıncıoğlu, H. İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz gibi yazar ve şairler var. Ondan sonra ise İkinci Yeni gibi farklı bir şiir geleneği çıkmaya başladı. İkinci Yeniciler Papirüs dergisinin çevresinde toplanmışlardı. Attilâ İlhan, Mavi dergisini çıkararak onlara biraz cephe aldı.”

Dönemin siyasî havası, gerilimi yansır Attilâ İlhan’ın şiirlerine; direniş, başkaldırı, özgürlük arayışı... Ancak Ben Sana Mecburum, Sen Beyaz Bir Kadınsın, Yağmur Kaçağı gibi lirik şiirlerinde en güzel, en zarif sözcükleri dizmişti Kaptan.

Attilâ İlhan, Türkiye edebiyatında kendine yer açtı, insanların dünyasında yer etti, hâtıralarına girdi. Hidayet Karakuş’a göre başından beri toplumcu bir şair o ama aşklarını da en güzel biçimde yazdı. Aşkla toplumcu düşünceyi şiirlerinde büyük bir ustalıkla birleştirdi.

Attilâ İlhan, ‘Kirli Yüzlü Melekler’ şiirinde sokakta yaşayan çocukları anlatmıştı. Şair toplumcu düşüncelerini insanlarla iç içe olarak, onları gözlemleyerek nakşetmiş şiirlerine.

“sayende sayebân olduk istanbul şehri/ sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk/ yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda/ ve yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi/ saplanıp hançer misâli bir hilâl/ sokaklar serseri biz serseri/ yüksekkaldırım da/ bir cezayir şarkısını dile getirdi plâklar/ cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir/ sinemalar neredeyse boşalacaklar // vay anam vay/ sen ne dersin istanbul/ sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin.”

“İmgeler” diyor, Karakuş, “Attilâ İlhan’da imgeler işlevseldir. İmge için şiir yazmaz. O imgeyi bir gerçekliği anlatmak için kullanır. Yani gerçeği şiirleştirir. İkinci Yeni’ye karşı çıkarken bu akımın Türkiye şiirine getirdiği farklı imgelem yöntemlerinden yararlanmayı ihmal etmedi. Düz bir söyleyişe yönelirken, farklı şeyler söylemenin de derdindeydi. Öte yandan hep bir düşünsel yanı vardır şiirlerinin. ‘Ayrılık da sevdaya dâhil’ diyor mesela. Yoksulluk da bir parçasıdır sevdanın oysa: Yoksulluk içinde çekilen sevdaları bir düşün…”

Hidayet Hocam, siz ‘yoksulluk’ deyince aklıma İkinci Yenici Cemal Süreya geldi; ünlü ‘Üvercinka’ şiirinin son kıtasındaki dizeleri: “Aklıma kadeh tutuşların geliyor/ Çiçek Pasajı’nda akşam üstleri/ Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor.”

“Şairler bir biçimde bir yerde buluşabiliyor işte böyle” diyerek devam ediyor Karakuş söze:

“Örneğin İkinci Yeni’nin en önemli şairlerinden Turgut Uyar’ın da ‘Toplandılar’ diye bir şiir kitabı vardır. Bunu 12 Mart’ta toplanan gençler için yazmıştı. Sanırlar ki İkinci Yeniciler toplumcu değil. Hayır! Edip Cansever mesela…”

Meşhur ‘Mendilimde Kan Sesleri’ şiirinde Kanarya Ahmet’ten bahsediyordu değil mi?

“Evet. Türkiye İşçi Partili (TİP) Kanarya Ahmet’ten…”

Cansever’in ‘Masa da Masaymış’ dediği türden bir masa… Sohbet derinleşiyor. Bir çay daha geliyor. Bir şair ile başka bir şairi konuşmanın en güzel yanı, sözün dönüp dolaşıp yine dizelere gelmesi… Kaptan’ın ‘Aysel Git Başımdan’ şiirini okumaya başlıyor Karakuş:

“aysel git başımdan ben sana göre değilim/ ölümüm birden olacak seziyorum/ hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim/ aysel git başımdan istemiyorum.”

Bu dizelerden sonra Karakuş, “Şiir böyle başlar ama şöyle biter” diyor:

“aysel git başımdan seni seviyorum...”

Şiirin son mısraını duyar duymaz kahkahayı basıyoruz...

Attilâ İlhan şiirleri bestelendi de değil mi hocam? Ayrılık da Sevdaya Dahil, Sultan-ı Yegâh ve tabii Müjgan…

“Müjgan, Denizler için yazılmış bir şiirdir. Müjgan eski dilde kirpik demek. ‘O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız.’ Orada tevriye vardır. Birçokları aşk şiiri olarak algılar Müjgan’ı. Doğrudur belki ama o aşk toplumcu bir aşktır da aynı zamanda. Aslında gençlere olan sevgisini -ki bu Attilâ İlhan’ın devrime olan sevgisidir ve o yüzden devrimci tutumundan hiçbir zaman vazgeçmemiştir- ifade etmiştir. Müjgan’a âşık olduğunu zannetmişlerdir ama bu şiirin öyküsü… 1972’de Ankara’da Denizlerin asıldığı günden…”

Bir sessizlik başlıyor…

Sözcükler boğazda takılı kalıyor sanki...

Gözler hafif nemli…

Attilâ İlhan haberi radyodan duymuş.

Devamını Karakuş’tan dinliyoruz:

“Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura biner o gün. Kendi deyişiyle ‘deniz bulanık; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılıdır.’ Büyük bir acı... Bu acıyı şiirleştirmekse tam Attilâ İlhan’a göre ki, nitekim ortaya böyle bir şiir çıkıyor. Denizler için birçok şiir yazıldıysa da hiçbiri onunki kadar dokunaklı olamadı.”

Her gün Konak-Karşıyaka arasında yol alan vapurun adının Attilâ İlhan olması tesadüf değil. Ama İzmir şehir hatlarında ‘Attilâ İlhan vapuru’ hep hüzün dolu…

Şair-yazar Hidayet Karakuş

Karakuş’la sohbet, Attilâ İlhan’la tanışması üzerine devam ediyor. Karakuş, İzmir’de bir grup arkadaşıyla 1979 yılından 1986’ya kadar Dönemeç dergisini çıkardıklarından söz ediyor. Bu derginin yazı kurulunda bulunan arkadaşlarıyla Attilâ İlhan’a yakınlık duymuşlar hep:

“Attilâ Abi, bir gün dergiye geldi. Zaten şiirlerinden biliyorduk ama burada tanıştık. Neredeyse bir saat kadar söyleştik. O anlattı biz dinledik. Sansaryan Han’da yaşadıklarını anlattı.”

Sansaryan Han, tabutluklarıyla bilinen bir dönemin işkencehanesi…

“Bir gün Attilâ Abiyi tutuklayıp İstanbul Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan Sansaryan Han’a getiriyorlar. O zamanlar daha genç. Tutuklulara eziyetiyle anılan dönemin ‘parmaksız Hamdi’ lakaplı şube müdürü, bekçiye ‘al bunun ifadesini’ diyor. Daktiloyu alan bekçiyle Attilâ İlhan odaya giriyorlar. Bekçi, ‘anlat’ diyor. O anlatıyor, bekçi yazıyor. Akşamüzeri olunca parmaksız Hamdi odanın kapısını açıp bekçiyle Attilâ İlhan’a ‘Ne yaptınız. İfade tamam mı?’ diyor. Bekçinin yanıtı ‘Efendim çocuk okulu bitirdi’ oluyor. Meğer Attilâ İlhan doğumundan o güne kadar yaşadıklarını anlatmış, bekçi de bir güzel yazmış.”

Az önceki hüzün az da olsa dağılıyor ‘Attilâ İlhan muzipliği’ ile. “O anıyı hiç unutmuyorum” diyerek Karakuş, bir hâtıra daha anlatıyor:

“Yıl 1986. Hüseyin’le (Yurttaş) İstanbul’a gittik. Attilâ İlhan’ı göreceğiz… Attilâ Abi, İstanbul Maçka’da oturuyordu. Biliyoruz ki sabahleyin 08.55’te evden çıkar, 09.00’da yaya geçidinde bulunur ve karşıdan karşıya geçer. Sonra da Harbiye’den Taksim’e kadar yürür. Taksim’e gelince bir kafede oturur, kitabını, gazetesini okur. Sonra çıkar, yine yürümeye başlar. Çok düzenli, disiplinli bir insan. Biz üç arkadaş, Aydın (Yalkut), Hüseyin ve ben, bir gün yolda karşıdan gelecek diye Attilâ İlhan’ı bekliyoruz. O gün yine araçlar durdu, karşıdan karşıya geçti. Saate baktık 09.00. Bizi karşısında görür görmez ‘İzmirliler hoş geldiniz’ dedi.”

İstanbul-Ankara-İzmir şehirleri Attilâ İlhan’ın yaşamında önemli bir yere sahip. Ankara’da Bilgi Yayınevi’nde editörlük görevini üstlenmiş, 1980’lerden sonra İstanbul’a yerleşmiş. 60’ı 70’lere bağlayan yıllarda ise yazar Kemal Bilbaşar’ın tavsiyesiyle İzmir’in ses getiren gazetesinde, Demokrat İzmir’de gazetecilik yapmaya başlamış.

Demokrat İzmir’de çalıştığı yıllarda oturduğu Karşıyaka’dan Pasaport’a hep vapurla gelirmiş Kaptan. Pasaport’tan gazetenin olduğu Konak’a mutlaka yürürmüş.

İzmir’le bütünleşen bir şairdi Attilâ İlhan. Karakuş, “Belâ Çiçeği’nde Alsancak Garı’nı anlatır. Emperyal Oteli şiirinde de hep İzmir’den söz eder. İzmir onun şiirlerinde de büyük bir yer tutar” diyor.

İzmir’in eski Rum evleri hep dikkatini çekermiş Attilâ İlhan’ın. Kordon boyunda yüksek katlı binalara imar izni verilmesi Kaptan’ı çok kızdırmış. İmbatın kentin iç kesimlerine ulaşması tâ o yıllarda imkânsız hâle gelmeye başlamış yani.

Bir de Attilâ İlhan’ın Paris macerası olduğunu söylüyor, Hidayet Karakuş. 1951 yılında gittiği Paris’te hem Marksizm hem de sinemayla tanışmış.

“Paris’te sinemayla tanışırken aynı zamanda görsellik şiirlerine girer. Sinemadaki görsellikle şiirlerini birleştirir bir anlamda. Hatta bu durum romanlarında da vardır. Paris yıllarından sonra dizi, film senaryoları da yazmaya başladı” diye anlatıyor Karakuş...

Sadri Alışık, Selda Alkor, Can Gürzap gibi Türkiye sinemasından önemli isimlerin başrolde yer aldığı Attilâ İlhan imzalı ‘Kartallar Yüksek Uçar’, TRT’de yayımlandığında çok ses getirmiş. İzmir’de yaşayan iki aile arasındaki sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmeler ile karşılıklı çıkar çatışmaların anlatıldığı dizi, İlhan’ın şiirlerindeki melodramlığın sahnelere de yansımasıyla biliniyor.

Hidayet Karakuş söz Attilâ İlhan’ın sinema ve senaristlik çalışmalarına gelince şöyle diyor:

“Estetik kurgusu ustacadır onda. Şu anda televizyon dizilerinde örneğin insanı bıktıracak kadar uzun sahneler var. Attilâ İlhan’ın hiç unutmadığım bir düsturu vardı: Bir sahne en fazla 18 saniye sürer. Çünkü dizide ya da filmde akışı kolaylaştıran çok önemli bir ayrıntı bu. O nedenle Attilâ İlhan, tekniği çok iyi bilir.”

Yazar Karakuş, Attila İlhan romancılığına dairse bir eleştiri getiriyor. “Attila Abi, Türk Dil Kurumu’nun özellikle 80’lere kadar yabancı sözcüklere açtığı savaşa  katılmadı. Yani bir anlamda Osmanlıcayı savundu. İlk romanlarında dili yalındır. Örneğin Yaraya Tuz Basmak… Ama son romanlarında sanki Osmanlıcayı özellikle kullanmış. ‘Fena Halde Leman’, ‘Dersaadet’te Sabah Ezanları’ Osmanlıca sözcüklerle doludur. Onları da tırnak içinde verir. Yani ‘bu Türkçe değil ama ben bunu nasıl kullanıyorum’ demek ister. Hâlbuki dil yabancı sözcüklerden arındığı ölçüde kendini bulur.”

Karakuş yüzünde tebessümle “Attilâ İlhan’ın” diyor, “bazı romanlarını okurken yanımda Osmanlıca-Türkçe sözcük bulundurmam gerekiyor.”

Attilâ İlhan’la ilgili konuşacak daha birçok konu var. Oysa zaman o kadar hızlı geçmiş ki...

Hidayet Hocanın yeni bir roman çalışması olduğunu öğreniyorum iki söz arası. Daha fazla yormamak gerek. Bir gün yeniden bir araya gelmek üzere vedalaşıyoruz...


Bu röportaj, ilk olarak 10 Ekim 2019'da Ticaret gazetesinde yayımlanmıştır.