Attilâ İlhan şiirlerinde en çok ilham aldığı sonbaharda, 10 Ekim 2005’te aramızdan ayrılmıştı. Ardında ise onlarca şiir, roman, senaryo bıraktı. Attilâ İlhan, Türkiye edebiyatında kendine önemli bir yer açtı, insanların dünyasında yer etti, hâtıralarına girdi. Şiirleri bugün hâlâ büyük bir ilgiyle okunuyor. Şair-yazar Hidayet Karakuş’la edebiyatından sinemacılığına, gazeteciliğinden anılarına değin 14. ölüm yıldönümünde Attilâ İlhan’ı konuştuk
Sercan Engerek
Attilâ İlhan… ‘Ben Sana Mecburum’, ‘Sisler Bulvarı’, ‘Yağmur
Kaçağı’ şiirlerindeki gibi en nahif dizelerin şairi… ‘Kurtlar Sofrası’,
‘Sokaktaki Adam’, ‘Bıçak Sırtı’ romanlarının yazarı… İlk televizyon dizilerinin,
‘Kartallar Yüksek Uçar’ın, ‘Sekiz Sütuna Manşet’in senaristi… Nâm-ı diğer Ali
Kaptanoğlu, kısaca Kaptan…
Henüz 16’sında tutuklanan bir öğrenci, “yalnız olmak kötü
bir şey” dediği Paris’ten dönüşte Sansaryan Han’da gözaltında tutulan devrimci,
İzmir’de bir gazeteci… Türkiye sinemasının iz bırakan isimleri Çolpan İlhan’ın
ağabeyi, Sadri Alışık’ın eniştesi, oyuncu Kerem Alışık’ın dayısı…
Şehirleriyle, şiirleriyle, yaşamıyla, anılarıyla, dostluklarıyla
bir Attilâ İlhan geçti dünyadan; yana yıkık şapkasıyla…
Konu Attilâ İlhan olunca, bir öğle vakti dümeni Karşıyaka’ya
doğru kırıyorum. Dudağımda şairin dizeleri… Mırıldana mırıldana gidiyorum:
“elimden tut yoksa düşeceğim/ yoksa bir bir yıldızlar
düşecek/ eğer şairsem, beni tanırsan/ yağmurdan korktuğumu bilirsen/ gözlerim
aklına gelirse/ elimden tut/ yoksa düşeceğim/ yağmur beni götürecek.”
Dünden kalan yağmurun kokusu var kaldırımlarda sanki…
Trene biniyorum. Az sonra şair ve roman yazarı Hidayet
Karakuş, Kaptan’ı anlatacak. ‘Şeytan Minareleri’ romanı hâlâ zihnimde
Karakuş’un. 1993 yılında Madımak’taki katliamdan eşi ile birlikte son anda
kurtulan oydu. Romanda o elim olayın insanların yaşamında yol açtığı yıkımları,
travmaları işlemişti.
Aklımda takılı pek çok soruyla, çağrışımla geçti kısa tren
yolculuğu…
Her zaman ki sevecen tavrıyla karşılıyor, Hidayet Karakuş. Selamlaşıyoruz…
Dumanı tüten çayın, şekeri olmaya meyilli bir sohbet başlarken, elde sorular
var ama bir yandan da düşünüyorum… Attilâ İlhan şairliği, romancılığı,
senaristliği, yazarlığı ile çok yönlü bir insan: Nereden başlamalı?..
Attilâ İlhan’la ilgili bir anekdotu hatırlıyorum... Şair İzmir’de
Atatürk Lisesi’nde okurken birinci sınıfta bir kıza sevdalanır. Kıza aşkını ilân
edecek ama nasıl? Bir mektup yazar. Nâzım Hikmet’in bir şiirinin yer aldığı
mektup kızın babasının eline geçmesiyle gelişen olaylar zincirinde ‘öğrenci
Attilâ’ gözaltına alınır…
Attilâ İlhan’ın öğrencilik yılları çalkantılı yıllara denk
geliyor sanırım Hidayet Hocam…
“Bu olay büyük olasılıkla 1942’de başına geldi. O yüzden
Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) öfkesi hiç bitmedi. Oysa 1946’da CHP’nin
açtığı bir şiir yarışmasını kazanıyor. O şiir yarışmasında ‘35 yaş’ şiiri
birinci, Attilâ İlhan’ın ‘Cebbaroğlu Mehemmet’ şiiri ikinci, Dağlarca’nın şiiri
üçüncü oluyor. Dağlarca, o güne kadar kendini kanıtlamış bir şair. Ama onun
önünde Attilâ İlhan, ikinci.”
Okul yasağı kalktıktan sonra İstanbul’da liseyi tamamlayan
Attilâ İlhan, hukuk fakültesine yazılmış. Bir yandan dergilere şiirler yazmış.
İlk şiir kitabını da o dönemde çıkarıyor: Duvar…
Kaptan’ın şairliğini işte o yıllardan başlatıyor Hidayet
Karakuş.
“Bütün şairlerin şairliği ilk dizelerinden başlar. Çünkü o
ilk dizeler olmadan bugünkü şiirlerini yazamazlar. Onlar yazılacak. Denenecek,
sınanacak, işlenecek, öğrenilecek, araştırılacak… Bir şair, dili işleme
konusunda mutlaka ustalık kazanmalı. O ilk şiirler çok önemli. Attilâ İlhan’ın
ilk yıllarında yazdığı şiirler daha sonraki şairliğinin temellerini oluşturdu.”
Attilâ İlhan toplumcu, özgün bir şairdi. 1952’de
yayımlanmaya başlanan Mavi dergisinde bunun bayraktarlığını yapıyordu. Karakuş,
Attilâ İlhan’ın 1940 kuşağı şairi olduğunu söylüyor:
“O dönemde Orhan Veli’nin öncülük ettiği Garip akımı çıktı
ortaya. Onun dışında bir de Faruk Toprak, A. Kadir, Niyazi Akıncıoğlu, H.
İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz gibi yazar ve şairler var. Ondan sonra ise İkinci
Yeni gibi farklı bir şiir geleneği çıkmaya başladı. İkinci Yeniciler Papirüs
dergisinin çevresinde toplanmışlardı. Attilâ İlhan, Mavi dergisini çıkararak
onlara biraz cephe aldı.”
Dönemin siyasî havası, gerilimi yansır Attilâ İlhan’ın şiirlerine;
direniş, başkaldırı, özgürlük arayışı... Ancak Ben Sana Mecburum, Sen Beyaz Bir
Kadınsın, Yağmur Kaçağı gibi lirik şiirlerinde en güzel, en zarif sözcükleri
dizmişti Kaptan.
Attilâ İlhan, Türkiye edebiyatında kendine yer açtı,
insanların dünyasında yer etti, hâtıralarına girdi. Hidayet Karakuş’a göre başından
beri toplumcu bir şair o ama aşklarını da en güzel biçimde yazdı. Aşkla
toplumcu düşünceyi şiirlerinde büyük bir ustalıkla birleştirdi.
Attilâ İlhan, ‘Kirli Yüzlü Melekler’ şiirinde sokakta
yaşayan çocukları anlatmıştı. Şair toplumcu düşüncelerini insanlarla iç içe
olarak, onları gözlemleyerek nakşetmiş şiirlerine.
“sayende sayebân olduk istanbul şehri/ sayende sebil olduk
aç kaldık sefil olduk/ yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda/ ve
yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi/ saplanıp hançer misâli bir hilâl/
sokaklar serseri biz serseri/ yüksekkaldırım da/ bir cezayir şarkısını dile
getirdi plâklar/ cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir/ sinemalar
neredeyse boşalacaklar // vay anam vay/ sen ne dersin istanbul/ sen garip bir
şair olsan söyle ne halt edersin.”
“İmgeler” diyor, Karakuş, “Attilâ İlhan’da imgeler
işlevseldir. İmge için şiir yazmaz. O imgeyi bir gerçekliği anlatmak için kullanır.
Yani gerçeği şiirleştirir. İkinci Yeni’ye karşı çıkarken bu akımın Türkiye
şiirine getirdiği farklı imgelem yöntemlerinden yararlanmayı ihmal etmedi. Düz
bir söyleyişe yönelirken, farklı şeyler söylemenin de derdindeydi. Öte yandan
hep bir düşünsel yanı vardır şiirlerinin. ‘Ayrılık da sevdaya dâhil’ diyor
mesela. Yoksulluk da bir parçasıdır sevdanın oysa: Yoksulluk içinde çekilen
sevdaları bir düşün…”
Hidayet Hocam, siz ‘yoksulluk’ deyince aklıma İkinci Yenici
Cemal Süreya geldi; ünlü ‘Üvercinka’ şiirinin son kıtasındaki dizeleri: “Aklıma
kadeh tutuşların geliyor/ Çiçek Pasajı’nda akşam üstleri/ Asıl yoksulluk ondan
sonra başlıyor.”
“Şairler bir biçimde bir yerde buluşabiliyor işte böyle”
diyerek devam ediyor Karakuş söze:
“Örneğin İkinci Yeni’nin en önemli şairlerinden Turgut
Uyar’ın da ‘Toplandılar’ diye bir şiir kitabı vardır. Bunu 12 Mart’ta toplanan
gençler için yazmıştı. Sanırlar ki İkinci Yeniciler toplumcu değil. Hayır! Edip
Cansever mesela…”
Meşhur ‘Mendilimde Kan Sesleri’ şiirinde Kanarya Ahmet’ten
bahsediyordu değil mi?
“Evet. Türkiye İşçi Partili (TİP) Kanarya Ahmet’ten…”
Cansever’in ‘Masa da Masaymış’ dediği türden bir masa… Sohbet
derinleşiyor. Bir çay daha geliyor. Bir şair ile başka bir şairi konuşmanın en
güzel yanı, sözün dönüp dolaşıp yine dizelere gelmesi… Kaptan’ın ‘Aysel Git
Başımdan’ şiirini okumaya başlıyor Karakuş:
“aysel git başımdan ben sana göre değilim/ ölümüm birden
olacak seziyorum/ hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim/ aysel git başımdan
istemiyorum.”
Bu dizelerden sonra Karakuş, “Şiir böyle başlar ama şöyle
biter” diyor:
“aysel git başımdan seni seviyorum...”
Şiirin son mısraını duyar duymaz kahkahayı basıyoruz...
Attilâ İlhan şiirleri bestelendi de değil mi hocam? Ayrılık
da Sevdaya Dahil, Sultan-ı Yegâh ve tabii Müjgan…
“Müjgan, Denizler için yazılmış bir şiirdir. Müjgan eski
dilde kirpik demek. ‘O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız.’ Orada
tevriye vardır. Birçokları aşk şiiri olarak algılar Müjgan’ı. Doğrudur belki
ama o aşk toplumcu bir aşktır da aynı zamanda. Aslında gençlere olan sevgisini -ki
bu Attilâ İlhan’ın devrime olan sevgisidir ve o yüzden devrimci tutumundan
hiçbir zaman vazgeçmemiştir- ifade etmiştir. Müjgan’a âşık olduğunu
zannetmişlerdir ama bu şiirin öyküsü… 1972’de Ankara’da Denizlerin asıldığı günden…”
Bir sessizlik başlıyor…
Sözcükler boğazda takılı kalıyor sanki...
Gözler hafif nemli…
Attilâ İlhan haberi radyodan duymuş.
Devamını Karakuş’tan dinliyoruz:
“Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura biner o gün. Kendi
deyişiyle ‘deniz bulanık; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın,
çalkantılıdır.’ Büyük bir acı... Bu acıyı şiirleştirmekse tam Attilâ İlhan’a
göre ki, nitekim ortaya böyle bir şiir çıkıyor. Denizler için birçok şiir yazıldıysa
da hiçbiri onunki kadar dokunaklı olamadı.”
Her gün Konak-Karşıyaka arasında yol alan vapurun adının
Attilâ İlhan olması tesadüf değil. Ama İzmir şehir hatlarında ‘Attilâ İlhan
vapuru’ hep hüzün dolu…
![]() |
| Şair-yazar Hidayet Karakuş |
Karakuş’la sohbet, Attilâ İlhan’la tanışması üzerine devam ediyor. Karakuş, İzmir’de bir grup arkadaşıyla 1979 yılından 1986’ya kadar Dönemeç dergisini çıkardıklarından söz ediyor. Bu derginin yazı kurulunda bulunan arkadaşlarıyla Attilâ İlhan’a yakınlık duymuşlar hep:
“Attilâ Abi, bir gün dergiye geldi. Zaten şiirlerinden biliyorduk
ama burada tanıştık. Neredeyse bir saat kadar söyleştik. O anlattı biz
dinledik. Sansaryan Han’da yaşadıklarını anlattı.”
Sansaryan Han, tabutluklarıyla bilinen bir dönemin işkencehanesi…
“Bir gün Attilâ Abiyi tutuklayıp İstanbul Emniyet Müdürlüğü
olarak kullanılan Sansaryan Han’a getiriyorlar. O zamanlar daha genç.
Tutuklulara eziyetiyle anılan dönemin ‘parmaksız Hamdi’ lakaplı şube müdürü,
bekçiye ‘al bunun ifadesini’ diyor. Daktiloyu alan bekçiyle Attilâ İlhan odaya
giriyorlar. Bekçi, ‘anlat’ diyor. O anlatıyor, bekçi yazıyor. Akşamüzeri olunca
parmaksız Hamdi odanın kapısını açıp bekçiyle Attilâ İlhan’a ‘Ne yaptınız.
İfade tamam mı?’ diyor. Bekçinin yanıtı ‘Efendim çocuk okulu bitirdi’ oluyor. Meğer
Attilâ İlhan doğumundan o güne kadar yaşadıklarını anlatmış, bekçi de bir güzel
yazmış.”
Az önceki hüzün az da olsa dağılıyor ‘Attilâ İlhan muzipliği’
ile. “O anıyı hiç unutmuyorum” diyerek Karakuş, bir hâtıra daha anlatıyor:
“Yıl 1986. Hüseyin’le (Yurttaş) İstanbul’a gittik. Attilâ
İlhan’ı göreceğiz… Attilâ Abi, İstanbul Maçka’da oturuyordu. Biliyoruz ki
sabahleyin 08.55’te evden çıkar, 09.00’da yaya geçidinde bulunur ve karşıdan
karşıya geçer. Sonra da Harbiye’den Taksim’e kadar yürür. Taksim’e gelince bir
kafede oturur, kitabını, gazetesini okur. Sonra çıkar, yine yürümeye başlar.
Çok düzenli, disiplinli bir insan. Biz üç arkadaş, Aydın (Yalkut), Hüseyin ve
ben, bir gün yolda karşıdan gelecek diye Attilâ İlhan’ı bekliyoruz. O gün yine
araçlar durdu, karşıdan karşıya geçti. Saate baktık 09.00. Bizi karşısında
görür görmez ‘İzmirliler hoş geldiniz’ dedi.”
İstanbul-Ankara-İzmir şehirleri Attilâ İlhan’ın yaşamında
önemli bir yere sahip. Ankara’da Bilgi Yayınevi’nde editörlük görevini
üstlenmiş, 1980’lerden sonra İstanbul’a yerleşmiş. 60’ı 70’lere bağlayan
yıllarda ise yazar Kemal Bilbaşar’ın tavsiyesiyle İzmir’in ses getiren gazetesinde,
Demokrat İzmir’de gazetecilik yapmaya başlamış.
Demokrat İzmir’de çalıştığı yıllarda oturduğu Karşıyaka’dan
Pasaport’a hep vapurla gelirmiş Kaptan. Pasaport’tan gazetenin olduğu Konak’a
mutlaka yürürmüş.
İzmir’le bütünleşen bir şairdi Attilâ İlhan. Karakuş, “Belâ
Çiçeği’nde Alsancak Garı’nı anlatır. Emperyal Oteli şiirinde de hep İzmir’den
söz eder. İzmir onun şiirlerinde de büyük bir yer tutar” diyor.
İzmir’in eski Rum evleri hep dikkatini çekermiş Attilâ
İlhan’ın. Kordon boyunda yüksek katlı binalara imar izni verilmesi Kaptan’ı çok
kızdırmış. İmbatın kentin iç kesimlerine ulaşması tâ o yıllarda imkânsız hâle gelmeye
başlamış yani.
Bir de Attilâ İlhan’ın Paris macerası olduğunu söylüyor,
Hidayet Karakuş. 1951 yılında gittiği Paris’te hem Marksizm hem de sinemayla
tanışmış.
“Paris’te sinemayla tanışırken aynı zamanda görsellik
şiirlerine girer. Sinemadaki görsellikle şiirlerini birleştirir bir anlamda.
Hatta bu durum romanlarında da vardır. Paris yıllarından sonra dizi, film
senaryoları da yazmaya başladı” diye anlatıyor Karakuş...
Sadri Alışık, Selda Alkor, Can Gürzap gibi Türkiye sinemasından
önemli isimlerin başrolde yer aldığı Attilâ İlhan imzalı ‘Kartallar Yüksek Uçar’,
TRT’de yayımlandığında çok ses getirmiş. İzmir’de yaşayan iki aile arasındaki
sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmeler ile karşılıklı çıkar çatışmaların anlatıldığı
dizi, İlhan’ın şiirlerindeki melodramlığın sahnelere de yansımasıyla biliniyor.
Hidayet Karakuş söz Attilâ İlhan’ın sinema ve senaristlik
çalışmalarına gelince şöyle diyor:
“Estetik kurgusu ustacadır onda. Şu anda televizyon
dizilerinde örneğin insanı bıktıracak kadar uzun sahneler var. Attilâ İlhan’ın
hiç unutmadığım bir düsturu vardı: Bir sahne en fazla 18 saniye sürer. Çünkü dizide
ya da filmde akışı kolaylaştıran çok önemli bir ayrıntı bu. O nedenle Attilâ
İlhan, tekniği çok iyi bilir.”
Yazar Karakuş, Attila İlhan romancılığına dairse bir
eleştiri getiriyor. “Attila Abi, Türk Dil Kurumu’nun özellikle 80’lere kadar
yabancı sözcüklere açtığı savaşa
katılmadı. Yani bir anlamda Osmanlıcayı savundu. İlk romanlarında dili
yalındır. Örneğin Yaraya Tuz Basmak… Ama son romanlarında sanki Osmanlıcayı
özellikle kullanmış. ‘Fena Halde Leman’, ‘Dersaadet’te Sabah Ezanları’
Osmanlıca sözcüklerle doludur. Onları da tırnak içinde verir. Yani ‘bu Türkçe
değil ama ben bunu nasıl kullanıyorum’ demek ister. Hâlbuki dil yabancı
sözcüklerden arındığı ölçüde kendini bulur.”
Karakuş yüzünde tebessümle “Attilâ İlhan’ın” diyor, “bazı
romanlarını okurken yanımda Osmanlıca-Türkçe sözcük bulundurmam gerekiyor.”
Attilâ İlhan’la ilgili konuşacak daha birçok konu var. Oysa
zaman o kadar hızlı geçmiş ki...
Hidayet Hocanın yeni bir roman çalışması olduğunu
öğreniyorum iki söz arası. Daha fazla yormamak gerek. Bir gün yeniden bir araya
gelmek üzere vedalaşıyoruz...
Bu röportaj, ilk olarak 10 Ekim 2019'da Ticaret gazetesinde yayımlanmıştır.

