Kadın cinayetleri, dava süreçleri, adaletsiz kararlar ve kadın-erkek eşitsizliğine dair sorularımızı yanıtlayan Avukat Nuriye Kadan, “İdamın olduğu ülkelere bakın bakalım; suç oranlarında azalma var mı? Cezaların uygulanış mantığı caydırıcılıktan gelmektedir. Cinayet faiillerini öldürerek caydıramazsınız” dedi. Kadan, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını önerdi.
Sercan Engerek
Türkiye’de 2019’un ilk sekiz ayında bianet’in verilerine
göre en az 224 kadın öldürüldü. Kadınlara karşı işlenen suçlarda en çok
fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddet açığa çıkıyor. Kadın cinayetleri ‘bir
anlık öfke’ veya ‘cinnet hâli’ diye olağan hâle getirilmeye çalışılırken,
cinayetlerde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin üstü örtülüyor. Avukat Nuriye
Kadan, kadın cinayetlerini “planlı bir şekilde kadına, kadın kimliğinden dolayı
şiddet ile bir öldürme olayı” olarak tanımlıyor.
Kadın ölümleri kimi zaman medyanın gündeminde yer alsa da
sosyal medyada, kamuoyunda konuşulur hâle gelse de bir süre sonra unutuluyor.
Kadın ölümleri artarken yargılamalarda ‘iyi hâl’, ‘haksız tahrik’ indirimleri
ise adalet sisteminin en çok eleştirilen yanı oluyor. Çözüm olaraksa idam
dillendiriliyor.
Kadan, “İdam olan ülkelere şöyle bir bakın suç oranlarında
azalma var mı? Zaten cezalara baktığınızda cezaların uygulanış mantığı
caydırıcılıktan gelmektedir. Öldürerek siz onu caydıramazsınız” diyor. Buna
koşut sorunların çözümü için İstanbul Sözleşmesi’ne vurgu yapıyor.
Türkiye’de 2014 yılında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi
psikolojik şiddet, ısrarlı takip, fiziksel şiddet, tecavüz, zorla evlendirme,
kadın sünneti, kürtaja zorlama, zorla kısırlaştırma, tecavüz ve taciz dâhil
cinsel şiddet olmak üzere kadına yönelik şiddetin tüm türlerini kapsıyor.
Sözleşmenin devlete yüklediği sorumluluğa dikkat çeken Avukat Nuriye Kadan’la
yargılamalardaki sorunları, sözleşmenin neden uygulanamadığını, hangi
önlemlerin alınabileceğini konuştuk.
• Kadına şiddeti tetikleyen geleneksel-töresel yapıdan
dildeki şiddete değin pek çok unsur var ama bir de işin yargı boyutu var ki bu
anlamda cinsel istismar davalarından çocuk yaşta evliliklere değin Türkiye’de
yargı hep eleştiriliyor. Burada sorun hukukî metinlerde mi, yargılama
pratiklerin de mi?
En büyük sorun yargı pratiklerinde. Aslında davalar suçun
şahsiliği ilkesince bireysel olarak ele alınmalı. Herkese aynı şekilde ceza
verilmez. Yapılan ceza indirimleri aslında bir bakıma o suçun işleniş şekline,
suçluya göre yasanın hâkimin vicdanına bıraktığı bir indirim sebebi. Ama kadına
yönelik cinayetlerde olsun, çocuk istismarlarında olsun toplumun bu anlamda
vicdanı ön plana çıkıyor. Doğal olarak niye indirim yapıldığı üzerinde
duruluyor. Geçen gün gazete manşetlerinde bir karar vardı. ‘Cinsel istismar
sabit ama iyi hâl indirimi verildi’ diye. Bu durum gerçekten vicdanları
kanatıyor. Çünkü suç sabit. Mahkemeye takım elbiseyle geldi, kravat taktı diye
‘iyi hâl’ indirimi yapmayı ben uygun görmüyorum açıkçası. Burada mahkemelere
çok büyük rol düşüyor aslında.
• Yasa sabit ise bu anlamdaki kafa karışıklığı nereden
çıkıyor?
Ceza indirimi konusunda özellikle haksız tahrikte, suçun
yapılış şekline, kişiye ve oradaki duruma göre mahkemeler bir yorum katıyor.
Ama matbu kararları, mutlaka hepsinde ‘iyi hâl’ verilecekmiş gibi kararları
eleştiriyoruz biz. Bunun iyi irdelenmesi gerekir. Suçun infial yarattığı duruma
göre bile… Bakın olayda hunharca bir öldürme olayı var. Mahkeme de sanık ‘iyi
hâl’ sergilediği için indirim yapıyor. Bunu hiç kimse kabul edemez. O yüzden
bunun toplumda karşılığı sert bir şekilde oluyor.
“Kadın
cinayetleri bir ‘cinnet hâli’ değil
• Türkiye’deki kadın cinayeti davalarında hangi suçlar
çoğunlukta?
Kadınla ilgili olanların temelinde yaşam hakkına bir
müdahale var. Öldürme olayı var. Medyaya da yansıdığı gibi son zamanlarda
cinayetler planlı programlı. Fail cezaevinden çıkıyor. Çıkınca yanına ipinden
bandına bir yığın suç aleti alıyor. Hatta elinde pompalı tüfekle gidiyor,
kadının molotof kokteyli atarak evden dışarı çıkmasını sağlıyor. Çıkınca da
kadını öldürüyor. Planlı bir şekilde kadına, kadın kimliğinden dolayı şiddetle bir öldürme var.
• Kadın cinayetlerinin ‘cinnet hâli’ olarak değerlendirilmesi
nelerin üstünü örtüyor?
Öyle bir yaklaşımın temeli, toplumsal cinsiyet
eşitsizliğinden kaynaklanan bir durum. Cinayetler genellikle ya boşanmış
kişiler ya da kadın erkek partnerler arasında meydana geliyor. Erkek
kabullenmek istemiyor, kadının kendi yoluna devam etmek istediğini. Kadın
özgürlüğünü eline almak istiyor hâlbuki. Yani boşanmış, yeni bir yaşam kuracak
kendisine. Ama erkek ‘hayır’ diyor, ‘sen yeni bir yaşam kuramazsın. Boşanmış
olsan da benim kontrolümde olmalısın. Benim istediğim gibi yaşamını devam
ettirmelisin.’ Erkek kadının ayakları üzerinde durmasını, kendi yaşamı hakkında
karar vermesini istemiyor. Aksi durumda müdahale ediyor. Cinayetlerin temelinde
bunlar var. Yoksa bir anlık öfke veya bir ‘cinnet hâli’ filan değil.
• ‘Cinnet’ diye nitelendirilmesi işlenen fiilin masumlaştırılmasını da
beraberinde getiriyor olabilir mi?
• Kültürel kodlar ne kadar etkili bu bakışta?
Ataerkil sistemden gelen bir kültür var. Kadın-erkek
eşitliği kabullenilemiyor. O yüzden bu sonucun taşları örülüyor. Bunu da bir
bakıma toplumda bazı kişiler de destekliyor. Çünkü kadın cinayetleri toplumsal bir olay. Kadına
bakış açısı bireyselden öte bir durum. Toplumun dayattığı roller var. Eğer siz
o rollerin dışına çıkmak isterseniz, ‘hayır çıkamazsın’ deniyor. Arkasından
ölüme kadar giden şiddet geliyor.
Aile yapısına uymayan hareketlerde bulunmak gibi ceza davalarında pek çok örneği var bunun; ‘haksız tahrik’ konularında... Kadın ölmüş zaten kendini savunamıyor. Ama erkek ya ‘benim erkekliğime laf etti’ ya da ‘kırmızı ruj sürdü’ diyor. ‘Kadın çalışıyor olsa bile ev işini yapar’ deniliyor. Bu gerekçelerin her biri toplumun dayattığı rollerle ilgili. Toplumda tırnak içinde belirtmek gerekirse, ‘ahlak değerleri’ açısından baktığınızda ‘Kadın kocasının izin verdiği oranda sokağa çıkar veya çıkamaz’ diye bir anlayış var. Kırmızı ruj bile eğer bir tahrik sebebiyse veya öldürmeye sebepse… Türkiye toplumunda gelinen yer nerede düşünün…
“Cezayı
veriyoruz ama cezayı etkinleştiremiyoruz
• Her gün bir kadının öldüğü coğrafyada Emine Bulut
cinayetiyle kadın ölümleri yeniden konuşulmaya başlandı. Çözüm olaraksa idam
dillendiriliyor. İdam gerçekten bir çıkış yolu olabilir mi?
İdam kesinlikle bir çözüm yöntemi değil. Siz ne kadar cezayı
artırırsanız artırın bu cinayetlerin sonlanmasına sebebiyet veremezsiniz. İdam
olan ülkelere şöyle bir bakın suç oranlarında azalma var mı? Zaten cezalara baktığınızda
cezaların uygulanış mantığı caydırıcılıktan gelmektedir. Öldürerek siz onu
caydıramazsınız. O yüzden de caydırıcılık konusunda baktığımızda yasalarımızda
yeterli oranda cezaları var. Öldürmeye ilişkin cezalar zaten belli. Ama ‘iyi
hâl’ indirimleri… Bu konuda kadın cinayetlerinde bir bakıma cimri davranılması
gerekir. Aynı şekilde ‘haksız tahrik’ indirimleriyle ilgili de uygulamada çok
sıkıntılar var. Sanığın ölmüş kadının arkasından suçlayıcı ifadelerine göre
indirimler yapılıyor. Bunların da yapılmaması lazım.
• Şimdi bir de af konuşuluyor değil mi?
Tabii işin bir boyutu da af. Toplumumuzun genel sorunu da
bu. Cezaları veriyoruz ama bir beş yıl sonra ‘nasıl olsa bir af çıkar’ diye
düşünülüyor olabilir. Nitekim de çıkıyor bu aflar. Bir yandan idamdan
bahsediliyor bir yandan aflardan… En azından aflarda kadına yönelik bir
cinayet, şiddet suçları bunun içine alınmamalı. Biz cezayı veriyoruz ama cezayı
etkinleştirmiyoruz. Şu kadar yıl ceza aldı diyoruz ama ondan sonra af çıkıyor.
• Cinayetler vahşice yapıldığı için mi bu kadar gündemde
yoksa daha önce de böyle miydi?
İki taraflı söyleyebiliriz; kadın cinayetleri ve şiddet
maalesef hep vardı ama çoğaldı da aynı zamanda. Hem çoğaldı hem de toplumda
daha çok konuşulur hâle geldi. Tabiî bunda olayları yansıtan medyanın da etkisi
var ki biliyorsunuz sosyal medyada hiçbir şey saklı kalmıyor. Korkunç hâle
geldi. Dilimiz bile varmıyor söylemeye nasıl yapıldığını. Sosyal medyada da
görüntüleri çıkınca… Emine Bulut görüntüler olduğu için görülür oldu. Ama ondan
sonra o kadar çok cinayet işlendi ki… Bir an gündeme geldiği gibi bir süre
sonra unutuluyor. Temel neden gözden kaçıyor. Neden bir erkek kadını öldürüyor?
Bireysel olarak sorunlu olduğu için bunu yapar ama bir de bunun toplumsal
boyutu var. Biz bunları incelemeden yalnızca cezalar üzerine odaklanıyoruz.
“Koruma
kararlarındaki süre kısaldı
• Mahkemelerin verdiği koruma kararları ne kadar
uygulanıyor?
Kararın varlığı yalnızca korumaya yetmez ama önemlidir.
Kararı alıyorsunuz ama bunun etkin bir şekilde uygulamaya geçirilmesi için bir
de karakol ayağı var. İşin o tarafı biraz sıkıntılı. Son zamanlarda yasaya aile
yapısını bozduğu gerekçesiyle aşırı şekilde saldırı olduğu için kararları son
zamanlarda etkin şekilde de alamıyoruz. Yasa diyor ki en fazla altı ay verilir.
Eskiden böyle kararlar alınıyordu ama şimdi bir ay, on beş gün; o kadar az
veriliyor ki o süreler amacına uymuyor. Çok kısa sürelerle verilmeye başlandı. Elektronik
kelepçe riskli vakalarda uygulanabilir belki.
O altyapıyı oluşturmak gerekir. Kişi mahkemenin verdiği sınırı aşarak
kadını rahatsız etmeye başladığı an işin kolluk tarafının devreye girmesi
gerekir. Yani sistemin bütüncül şekilde işlemesi mevzubahis.
“İstanbul
Sözleşmesi en kapsamlı hukuk metni
• Kadın cinayetlerinin önlenmesi bağlamında İstanbul
Sözleşmesi ne anlam ifade ediyor?
‘İstanbul Sözleşmesi yaşatır’ diyoruz bir kere. Çünkü bu
anlaşma toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması yönünde ana hedef. Başta
eğitim olmak üzere bu anlayışı yaygınlaştırmalısın diyor. Bunun için de devlete
sorumluluklar yüklüyor. Sözleşme şu ana kadar 45 ülke tarafından imzalandı.
AB’de 34 ülkede uygulanıyor. Çekincesiz imza koyan ülke de aslında Türkiye.
İstanbul’da imzalandığı için adı oradan geliyor. İçeriğine baktığımızda
ayrıntılı bir sözleşme bir kere. Dört temel ilkeye dayanıyor: Önleme, koruma,
kovuşturma, politika… Öncelikle kadını şiddete maruz kalmaması için politikalar
üreteceksin. Sonra koruyacaksın. Tüm bunları yapamadın, kadın bir şiddete maruz
kaldı, o zaman etkin bir kovuşturma yapacaksın…
Sözleşmenin yine adlî yardım sisteminin kurulması şeklinde devlete getirdiği sorumluluklar var. Bunun yanı sıra şiddetin önlenmesi ve şiddetle mücadele alanında devletin kurumsal mekânizmalar oluşturmasını da zorunlu kılıyor. Diyor ki tüm şiddet mağdurlarının yeterli sayıda uygun ve kolayca erişebileceği ve buralarda kendi anlayabileceği dilde hizmet alacağı kadın danışma merkezleri kuracaksın. Hatta anadili konusunda özel bir vurgu var. Mülteci veyahut farklı dillerde iletişim kuran kadınlar açısından bu çok önemli.
“Türkiye’de kriz merkezleri hâlâ kurulmuş değil”
• İstanbul Sözleşmesi’nin en önemli maddeleri neler?
Kadın sığınma yerleri konusunda birtakım sorumluluklar
getiriyor devlete. Salt kadınlara yönelik telefonla yardım hattı kuracaksın
diyor. Bence bu saydıklarımdan en önemlisi de cinsel suç mağdurlarına, çocuk
tanıklara yönelik destek programı uygulanmasını öngörmesi. Aynı zamanda zorla
evlendirmelerle ilgili hükümleri var. Travma desteği ve danışmanlık sağlamak
üzere cinsel şiddete ilişkin kriz merkezleri kurulmalı diyor. Bu çok önemli.
Sözleşme beş yıl oldu yürürlüğe gireli ancak cinsel istismar konusunda kadınlara
ve kız çocuklarına ilişkin kriz merkezleri henüz kurulmuş değil Türkiye’de.
Sözleşme diyor ki ülke çapında 24 saat kesintisiz ücretsiz telefon destek hattı
kuracaksın.
• Türkiye’de sanırım 183 numaralı yardım hattı var…
Ama o bir tek kadına yönelik değil. Pek çok şikâyet konusunu
içinde barındıran bir telefon hattı. Sözleşmenin bahsettiği ise kadınlara
yönelik tek hat. KADES diye bir telefon uygulaması var, akıllı telefonlarda
kullanılabilen bir program. Ama herkesin hemen kullanabileceği bir şey değil. Telefon
hattının mutlaka kurulması gerekir.
• Bazı çevreler ve Türkiye Aile Platformu diye bir oluşum
bu sözleşmeye karşı çıkıyor. Bunun kadın cinayetleri yargılamalarında etkisi
var mı?
Sözleşmenin maddelerini incelediğimde ben aile birliğini parçaladığı gerekçesine dair bir hüküm görmedim. Onlar nerede görüyorlar bilemiyorum. Çünkü sözleşme, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alıyor. Eşitsizliğin kadının fıtratında olduğu bakış açısıyla değerlendirdikleri için bunu kabul edemiyorlar. Onu da şöyle söylüyorlar: ev içi şiddete maruz kalan kadının belli kurumlara başvurması, acil uzaklaştırma kararı alınması parçalama olarak görülüyor. Yani deniliyor ki ‘sen şiddete razı ol.’ Aile kurumunu parçalıyor diye bir şey yok burada. Eğer devlet sözleşme temelinde önlem alma noktasında sorumlulukları yerine getiremiyorsa da tazminat yolu açılıyor. Sözleşmenin özü belli mekanizmalar kurularak kadının şiddetten korunması… Ötesinde birtakım şeyler aramak abesle iştigal.
| Avukat Nuriye Kadan |
• Kadın örgütlerinin kadın cinayeti davalarına müdahillik
talepleri karışıklık getirdiği gerekçesiyle reddediliyor. Siz bu konumda neler
dersiniz?
İstanbul Sözleşmesi bu konuda bir yükümlülük getiriyor
zaten. Eğer müşteki istiyorsa… Son zamanlarda iyi kararların çıkması aslında
kadın örgütleri ya da sivil toplum kuruluşlarının bu tür davaları takip
etmesiyle başladı. Ne kadar sahiplenilirse mahkemelerdeki yargılamalar o kadar
kaliteli hâle geliyor. Daha iyi sonuçlar elde edilmeye başlandı. O yüzden kadın
örgütlerini bu cinayetler doğrudan ilgilendiriyor.
Müdahillik konusundaki ilgili hükümde ‘suçtan doğrudan zarar
görmesi’ deniliyor. Ret gerekçeleri de bu tür örgütlerin suçtan zarar görmediği
şeklinde… Ama aslında baktığınızda özellikle de baroların insan hakları için
gerekli çalışmayı yapması gibi bir görevi var. Kadının yaşam hakkı en önemli
insan hakkı değil mi? ‘Doğrudan zarar görmedin’ diyerek reddedilmesini olumlu
karşılamıyoruz. İlk zamanlar kabul ediliyordu. Şimdi bazı mahkemelerde
müdahillik kabul ediliyor, bazılarında kabul edilmiyor. Kabul edilenler
Yargıtay’da reddediliyor. Bu noktada maalesef bir uygulama birliği yok.
• Denetim mekanizmaları nasıl?
Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddete karşı uzmanlar grubu
dediğimiz GREVİO diye bir denetim mekanizması var. İstanbul Sözleşmesinin en
güzel tarafı da o. Bir ülkenin sözleşme çerçevesinde taraf devletlere belli
aralıklarla konuyla ilgili raporlar sunma gibi yanı var. Sözleşme bu anlamda
bir denetim mekanizmasına sahip. Neyi ne kadar uyguladın, neyi ne kadar
yapabildin veya yapamadın diye.
“Arabuluculuk
sözleşmeye aykırı
• İstanbul Sözleşmesi’nin başka ne gibi hükümleri
bulunuyor?
Sözleşme göç ve sığınma konusunda bir kolaylık getiriyor.
Yani eğer kadın bulunduğu ülkede şiddet görüyorsa başka bir ülkeye sığınma
hakkı var. Yanı sıra geri göndermeme ilkesi var. Yani döneceği ülkede şiddetle
karşılaşacaksa geri göndermeme ilkesi de var. Bu yüzden şöyle diyor: Şiddet
mağdurlarının cinsiyete dayalı şiddet ile ilgili iltica talepleri kabul
edilmeli. İşkence ve insanlık dışı muamele ve cezalandırmaya maruz
kalabileceklerin hiçbir ülkeye iade edilmeyeceklerini garanti altına alıyor.
• Arabuluculuk önerileri için neler dersiniz?
Arabuluculuk ve alternatif uyuşmazlık çözüm yollarının
kadına karşı şiddet davalarında uygulanmamasını esas alıyor. Aile hukukunda arabuluculuk aslında sözleşmeye tamamen
aykırı. Bir kere eşit olamayan taraflar şiddet gören bir kişinin şiddet
uygulayan bir kişiyle aynı masa etrafında toplanıp da bir karar varması
düşünülebilir mi? Zaten işin içinde bir şiddet olgusu var. Eşitsizlik var. Ama
deniliyor ki şiddet içermeyen… Her boşanma davasının ana temel nedenine
gittiğinizde bir şiddet durumu karşımıza çıkıyor. Yalnız fiziksel şiddet de
değil; psikolojik şiddet, ekonomik şiddet vb… Siz bunun ev içinde olmadığını nasıl
kanıtlayacaksınız? O yüzden böyle bir durumda arabuluculuk gibi çözüm yollarının
kesinlikle uygulanmaması lâzım ki sözleşmeye de aykırı zaten.
Bu söyleşi, ilk olarak 3 Ekim 2019'da Ticaret gazetesinde yayımlanmıştır.
%20(1).png)