Ercan Kesal, şimdiye kadar birçok filmin senaryosunu yazdı, kitaplarıyla insanlara dokundu, oyunculuğuyla kitlelerde önemli bir yer etti. O biraz da anılarının, acılarının, umudunun, direnişinin yarattığı bir yazar, sinemacı ve oyuncu. Son kitabı Velhasıl’da kelimeleri, ‘mazlumların yaralarını serinleten merhemlere’ benzeten Kesal, “Kalemimi bir kamera gibi kullanmaya gayret ediyorum. Kamera bir ‘başkasıdır’ çünkü ve objektiftir. Saklayamazsınız ve saklanamazsınız. Hiçbir şeyi eğip bükemezsiniz, her şey apaçık ortadadır. Bu da has edebiyatın olmazsa olmazıdır” diyor
Sercan Engerek
Bir bozkır şehrinin ilçesinde, Avonos’ta doğdu. Çocukluğu
babasının gazozhanesinde geçti ki yazar olduğunda o günleri ‘Peri Gazozu’ adlı
kitabında anlatacaktı. İlk şiirini yine babasının Almanya’da işçi olma
hayâlinden kalma Olympia’sıyla yazdı. Yan odadan gelen daktilonun “tak tak tak”
sesini işiten annesinin “Ne yazıyor bu oğlan?” diye meraklanmasını
hatırlayacaktı bir gün:
“İlk gençliğimi yazıyorum. İlk aşkımı ve tabii ilk
ayrılığımı. İlk olmayan ve galiba hep olacak olan çaresizliğimi, İzmir’i, canım
İzmir’imi, devrimi, olmamış, eksik kalmış şeylerin ardından bakışımı, bitmeyen
kederimi, içimdeki yarayı, eski ama iyileşmiş bir yaranın kabuğunu kaldırırken
verdiği acıyı ve ne enteresandır, bıraktığı umudu...”
Ercan Kesal...
Gençliğinin cevheri 1980’li yılların İzmir’inde saklı. 12
Eylül askerî darbesinin tüm memleketi kuşattığı yıllarda Ege Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nde öğrenci.
Ercan Kesal ki “Başka bir dünya” düşüyle ilk ‘korsanına’
Karabağlar’da katılmış, Bornova’da öğrenci yurdundan mecburi olarak
gönderildiği için kötü günler yaşamış, ilk şiiri Karşıyaka’da kalırken
yayımlanmış ve 1983 yılının İzmir’inde “umut vaat eden genç şair” olarak
gezmiş...
Fakülteden mezun olduktan sonra ise yolu mecburi hizmet için
şimdi Kırıkkale’ye bağlı olan Keskin’e düşmüş. Yazdığı film senaryolarının,
kitaplarının ruhunda biraz da o günlerdeki, hekimlik yıllarındaki insan ve
toplum ilişkilerine dair izlenimleri, yaşadıkları var.
“Kasabalarda hayat, bozkırda yapılan yolculuklara benzer.
Her tepenin ardında yeni ve farklı bir şey çıkacakmış duygusu, ama her zaman
birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan veya uzayan tek düze yollar.”
Kesal’ın doktorluk yıllarında yaptığı ve uzun yıllar
aklından çıkmayacak bir yolculuğun onda bıraktığı izlerden gelen bu pasaj; 25
yıl sonra senaryosunu yazacağı ve oynayacağı, Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği
‘Bir Zamanlar Anadolu’da filminin yol haritası olmuş.
Ercan Kesal’ın, Ankara yıllarında kaldığı evse şairler
sanatçılar geçidi gibi. Behçet Aysan’dan Ahmet Erhan’a, Tolga Çandar’dan
Suavi’ye değin dostlarıyla hayatlarının odağında hep şiir ve müzik olmuş.
O günleri bir şiirinde şu sözlerle anlatıyor Kesal:
“Neşeli, gürültücü, bazen sarhoş, şair, âşık ve içli bir
aileydik. Bozkırın ortasındaki bu gri şehri, bin bir çeşit ağacın içindeymiş
gibi yaşadım.”
Ercan Kesal anılarının, acılarının, umudunun, direnişinin
yarattığı bir yazar, sinemacı ve oyuncu.
Geçen ay İletişim Yayınları’ndan çıkan “Velhasıl” kitabında
şöyle diyor:
“Zamanın kendine ait bir şiddeti ve gücü var.
Hatırladığımızda bize acı ve keder veren şeyler saklı içinde. Ama yaralarımızın
merhemi de kabuğunun altında ve ne yazık ki Mısri’nin dediği gibi; bizim
dermanımız yine derdimizden başkası değil.”
Kitapta yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’la benzerliğine dikkat
çektiği Polonyalı yönetmen Kieslowski’nin bir sözünü hatırlatıyor:
“Kendiniz ve başkası hakkında endişelenmeniz için bir
şekilde acıyı yaşamış olmanız, acı çekmenin ne olduğunu bilmeniz gerekir.
Böylelikle incindiğinizde, incinmenin ne olduğunu anlarsınız. Çünkü acının ne
olduğunu anlamazsanız, acının olmadığı bir hayatı da anlamaz ve öyle bir hayat
için şükredemezsiniz.”
Ona göre kelimeler, “mazlumların yaralarını serinleten
merhemlere” benziyor.
“Gezegenin ortasında” diyor, “yapayalnız kalmış gibi yaşayan
kız kardeşlerimin ve anaların arzuhâlcisi, sesi olmayanların sesi olmaktır
edebiyat. Edebiyat hiç beklemediğiniz sonuçlara da sebep olur. ‘Geçici olarak
zamandan çeker alır, sonra da daha iyi bir biçimde geri verir.’ İyileştirir,
tahammül gücünüzü ve cesaretinizi artırır.”
“Edebiyat, Sinema, Yazmak” ile “Yaşayıp Giderken”
bölümlerinden ve Mektuplar’dan oluşan Velhasıl’ın yazarı Ercan Kesal’la kitabı,
hayatı, edebiyatı, sinemayı konuştuk.
Kalemini bir kamera gibi kullanmaya gayret ettiğini söyleyen
Ercan Kesal, “Kamera bir ‘başkasıdır’ çünkü ve objektiftir. Saklayamazsınız ve
saklanamazsınız. Hiçbir şeyi eğip bükemezsiniz, her şey apaçık ortadadır. Bu da
has edebiyatın olmazsa olmazıdır bence” diyor.
Kesal’ın düşüncesiyle, birikimiyle, üslûbuyla, içtenliğiyle
anlam bulan bir söyleşi olduğuna inanıyoruz…
• Ercan Bey, hem yazmakta hem oyunculukta hem
yönetmenlikte hem de hekimlikte ve hekimlikten örnekle, ‘hasta-hekim
mesafesi’ni kaldırarak bakmak sizin için ne anlam ifade ediyor?
Tüm ilişkilerde bilginin bağışladığı iktidarı reddetmek. O
iktidarın sağladığı güçten vazgeçmek. Böylece okurla yazar arasında ister
istemez oluşan mesafeyi kaldırarak birlikte zengin ve ilhama açık bir
yolculuğun parçası olabilmek mümkün.
• Birbiriyle ilişkilendirdiğinize inandığım farklı
alanlardaki pratiklerinizden, yazmaktan örnekle “Okutmak için değil, göstermek
için yazıyorum” diyorsunuz. Göstermek için yazmak ne demek?
Okur yazdıklarımı okumasın, seyretsin istiyorum. Kalemimi
bir kamera gibi kullanmaya gayret ediyorum. Kamera bir ‘başkasıdır’ çünkü ve
objektiftir. Saklayamazsınız ve saklanamazsınız. Hiçbir şeyi eğip bükemezsiniz,
her şey apaçık ortadadır. Bu da has edebiyatın olmazsa olmazıdır bence.
• Size göre ‘bugün’, aslında geçmişle geleceğimizin
toplamı. Bu minvalde, zannediyorum ki sinemayla yollarınızın kesişmesinde zaman
ve bellek kavramları önemli bir yer tutuyor. Zaman nedir sinemada?
Zaman ancak ve sadece sinemanın mühürleyip dondurabildiği ve
sonsuza kadar saklayabildiği bir mozaik parçası. Ancak kaybettiğimizde değerini
anladığımız bir şeye sinema sayesinde istediğimiz kadar ve istediğimiz anda
yeniden dönebiliyoruz. Bu yüzden sinema unutmayı engelleyen bir sanat dalıdır.
“Unutmak kalpsizliktir, vicdansızlıktır”
![]() |
Hatırlamak seçerek unutmaktır. Bir şeylerin altını çizip öne çıkartıyorsak beraberinde birçok şeyi de unutmayı göze alıyoruz demektir. Öyle ya da böyle hafızanın beyinle ilgisi yoktur ama. Kalple ilgili bir mevzudur. Unutmak kalpsizliktir, vicdansızlıktır.
• Edebiyatın, yazma eyleminin hayatla bu kadar iç içe
olmasının; daha doğru ifadeyle yazarın kaleminden çıkan eserin başka insanların
(okuyucuların) yaşamlarıyla ilişkilenmesi nasıl bir şey? Edebiyatın gücü
nereden geliyor?
Edebiyatın yarattığı gerçeklik, yaşadığımız dünyanın somut
gerçekliğinden daha gerçektir! Sanki, “Başka bir dünya mümkün” düşüncesinin
hayata geçirilmiş hâlidir. Sizi geçici olarak bu dünyadan alır, ruhunuzu
iyileştirerek tekrar iade eder. Böylelikle sizi değiştirip dönüştürerek
yeryüzünü sahiplenme cesareti bahşeder.
“Sinemanın, edebiyatın bir ‘duende’si var”
• Yine kitabınızdan öğreniyoruz ki, Federico Garcia
Lorca, yara ve ölümle kurduğu ilişkiyi ‘duende’ diye adlandırıyor. Edebiyat,
sinema, müzik yaratılarında böyle bir “duende”den bahsetmek mümkün mü?
Elbette. Duende Lorca’nın İspanya için bulduğu, adlandırdığı
bir kavram. Ölümle ve hayatla ilgili. Yaralarımızın iyileşirken ruhumuzda
bıraktığı esin! İyi edebiyatın, güçlü sinemanın ya da diğer yaratıcı sanat
dallarındaki kalıcı eserlerin hepsinin de duende ile bir ilgisi vardır. Bu
toprakların gömülü ruhuyla ilgili...
• Kitabınızın bir bölümünde Ahmet Hamdi Tanpınar ile
yönetmen Kieslowski’yi karşılaştırıyorsunuz. Tanpınar ile Kieslowski arasında
40 yıllık bir zaman farkı söz konusu. Kitaptan cümlelerle, fakirlik ile aşk,
merhamet, kültür ve memleketi kalbinde birleştirmiş iki insanı benzer kılan ne?
Ankara Film Festivali kapsamında yapılacak bir toplantının
başlığı ‘Tanpınar olsa bu filme bayılırdı’ idi. Tanpınar esasında bir sinema
tutkunu. Ondan önce de iyi bir fotoğrafçı. Meraklı ve çok heveskâr. Yurt dışı
gezilerinde zamanının büyük bir çoğunluğunu sinemalarda film seyrederek geçiren
bir adam. Onun güncelerini okurken kendiyle ilgili samimi itiraflarına
rastladım. Bir kenara da not almıştım. Öte yandan, Kieslovski’nin ‘Dekaloglar’ı
da sinemanın köşe taşlarından biridir benim için. Bu mevzu çıkınca aklıma
ikisini karşılaştırmak geldi.
• İnsanlar yaşadıkları şehirlerle, mekânlarla
bütünleşiyor sanırım. Öğrenciliğinizden hekimlik yaptığınız dönemlere sizin
için mekânı anlamlı kılan şey nedir? Mekânın ruhu nereden geliyor?
Mekânların ruhu yaşanmışlıklardır. İçini neyle ve kimlerle
doldurduğunuzdur! Onları sadece ‘yer’ olmaktan çıkaran şeylerdir bunlar.
“İnançlı insanlar’ çok acı çekerler, yaşayamazlar”
• Akıl, ahlâk, vicdan ve adalet kavramlarını sıralıyor ve
“İyilik de kötülük de o kadar soyut kavramlar değildir” diyorsunuz. Bizim
toplum olarak dünyayı, hayatı bu kadar karmaşık hâle getirerek zorlaştırma
meylimiz nasıl başladı; iyiye, iyiliğe olan inancımız niye azaldı? ‘İyi’ ile
‘kötü’nün ayırdına sahiden varamıyor muyuz?
Ekonomik globalizasyon, kültürel globalizasyonu da dayattı.
Dünya tek tip insan modeliyle doldurulmuş tek bir millete dönüştü. Tüketici
milleti... İnsan hakları diye yutturulmaya çalışılan şeyler tüketici
haklarından başkası değil. Kimsenin kimseye yardım etmeyi aklından dahi
geçirmediği soğuk, yalnız ve ümitsiz bir çağdayız. Böylesi bir vasatta ‘inançlı
insanlar’ çok acı çekerler, yaşayamazlar.
“Meşhur ya da ünlü olmayı ben talep etmedim”
• Yakın geçmişte çok izlenen bir dizide, Çukur’da ‘İdris
baba’ rolünü canlandırdınız. ‘Popüler kültür’ olarak değerlendirilen televizyon
dizilerinin insanların edebiyata, sanata, sinema ve tiyatroya yönelmesinde
etkili olduğunu düşünüyor musunuz?
Popüler kültür çabucak tüketilmeyi esas alan bir kültürdür.
Kalıcılık onun ruhuna aykırıdır. Bu yüzden tüketicisine sanatın ruhuna dair
esaslı şeyler vadetmez bence. Benim başıma gelenler de popüler kültürün
kaçınılmaz sonuçları. Tanınmak, meşhur ya da ünlü olmak... Bunu ben talep
etmedim, başıma geldi. Umarım en yakın zamanda unuturlar.
• İlk uzun metrajlı filminiz Nasipse Adayız ne zaman
vizyona girecek?
Post süreci bitti, festival yolculuğu başlayacak. 2020’de de
bizim seyircimizle de buluşur.
• Gelecekte okuyucuyu nasıl kitap ve filmler bekliyor?
Roman, novella türü kitaplar, ‘Peri Gazozu’ tadında filmler.
Bu söyleşi, ilk olarak 31 Ekim 2019'da Ticaret gazetesinde yayımlanmıştır.
.png)
