31 Ekim 2019

Ercan Kesal: Okur yazdıklarımı okumasın, seyretsin istiyorum

Ercan Kesal, şimdiye kadar birçok filmin senaryosunu yazdı, kitaplarıyla insanlara dokundu, oyunculuğuyla kitlelerde önemli bir yer etti. O biraz da anılarının, acılarının, umudunun, direnişinin yarattığı bir yazar, sinemacı ve oyuncu. Son kitabı Velhasıl’da kelimeleri, ‘mazlumların yaralarını serinleten merhemlere’ benzeten Kesal, “Kalemimi bir kamera gibi kullanmaya gayret ediyorum. Kamera bir ‘başkasıdır’ çünkü ve objektiftir. Saklayamazsınız ve saklanamazsınız. Hiçbir şeyi eğip bükemezsiniz, her şey apaçık ortadadır. Bu da has edebiyatın olmazsa olmazıdır” diyor

Sercan Engerek

Bir bozkır şehrinin ilçesinde, Avonos’ta doğdu. Çocukluğu babasının gazozhanesinde geçti ki yazar olduğunda o günleri ‘Peri Gazozu’ adlı kitabında anlatacaktı. İlk şiirini yine babasının Almanya’da işçi olma hayâlinden kalma Olympia’sıyla yazdı. Yan odadan gelen daktilonun “tak tak tak” sesini işiten annesinin “Ne yazıyor bu oğlan?” diye meraklanmasını hatırlayacaktı bir gün:

“İlk gençliğimi yazıyorum. İlk aşkımı ve tabii ilk ayrılığımı. İlk olmayan ve galiba hep olacak olan çaresizliğimi, İzmir’i, canım İzmir’imi, devrimi, olmamış, eksik kalmış şeylerin ardından bakışımı, bitmeyen kederimi, içimdeki yarayı, eski ama iyileşmiş bir yaranın kabuğunu kaldırırken verdiği acıyı ve ne enteresandır, bıraktığı umudu...”

Ercan Kesal...

Gençliğinin cevheri 1980’li yılların İzmir’inde saklı. 12 Eylül askerî darbesinin tüm memleketi kuşattığı yıllarda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenci.

Ercan Kesal ki “Başka bir dünya” düşüyle ilk ‘korsanına’ Karabağlar’da katılmış, Bornova’da öğrenci yurdundan mecburi olarak gönderildiği için kötü günler yaşamış, ilk şiiri Karşıyaka’da kalırken yayımlanmış ve 1983 yılının İzmir’inde “umut vaat eden genç şair” olarak gezmiş...

Fakülteden mezun olduktan sonra ise yolu mecburi hizmet için şimdi Kırıkkale’ye bağlı olan Keskin’e düşmüş. Yazdığı film senaryolarının, kitaplarının ruhunda biraz da o günlerdeki, hekimlik yıllarındaki insan ve toplum ilişkilerine dair izlenimleri, yaşadıkları var.

“Kasabalarda hayat, bozkırda yapılan yolculuklara benzer. Her tepenin ardında yeni ve farklı bir şey çıkacakmış duygusu, ama her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan veya uzayan tek düze yollar.”

Kesal’ın doktorluk yıllarında yaptığı ve uzun yıllar aklından çıkmayacak bir yolculuğun onda bıraktığı izlerden gelen bu pasaj; 25 yıl sonra senaryosunu yazacağı ve oynayacağı, Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği ‘Bir Zamanlar Anadolu’da filminin yol haritası olmuş.

Ercan Kesal’ın, Ankara yıllarında kaldığı evse şairler sanatçılar geçidi gibi. Behçet Aysan’dan Ahmet Erhan’a, Tolga Çandar’dan Suavi’ye değin dostlarıyla hayatlarının odağında hep şiir ve müzik olmuş.

O günleri bir şiirinde şu sözlerle anlatıyor Kesal:

“Neşeli, gürültücü, bazen sarhoş, şair, âşık ve içli bir aileydik. Bozkırın ortasındaki bu gri şehri, bin bir çeşit ağacın içindeymiş gibi yaşadım.”

Ercan Kesal anılarının, acılarının, umudunun, direnişinin yarattığı bir yazar, sinemacı ve oyuncu.

Geçen ay İletişim Yayınları’ndan çıkan “Velhasıl” kitabında şöyle diyor:

“Zamanın kendine ait bir şiddeti ve gücü var. Hatırladığımızda bize acı ve keder veren şeyler saklı içinde. Ama yaralarımızın merhemi de kabuğunun altında ve ne yazık ki Mısri’nin dediği gibi; bizim dermanımız yine derdimizden başkası değil.”

Kitapta yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’la benzerliğine dikkat çektiği Polonyalı yönetmen Kieslowski’nin bir sözünü hatırlatıyor:

“Kendiniz ve başkası hakkında endişelenmeniz için bir şekilde acıyı yaşamış olmanız, acı çekmenin ne olduğunu bilmeniz gerekir. Böylelikle incindiğinizde, incinmenin ne olduğunu anlarsınız. Çünkü acının ne olduğunu anlamazsanız, acının olmadığı bir hayatı da anlamaz ve öyle bir hayat için şükredemezsiniz.”

Ona göre kelimeler, “mazlumların yaralarını serinleten merhemlere” benziyor.

“Gezegenin ortasında” diyor, “yapayalnız kalmış gibi yaşayan kız kardeşlerimin ve anaların arzuhâlcisi, sesi olmayanların sesi olmaktır edebiyat. Edebiyat hiç beklemediğiniz sonuçlara da sebep olur. ‘Geçici olarak zamandan çeker alır, sonra da daha iyi bir biçimde geri verir.’ İyileştirir, tahammül gücünüzü ve cesaretinizi artırır.”

“Edebiyat, Sinema, Yazmak” ile “Yaşayıp Giderken” bölümlerinden ve Mektuplar’dan oluşan Velhasıl’ın yazarı Ercan Kesal’la kitabı, hayatı, edebiyatı, sinemayı konuştuk.

Kalemini bir kamera gibi kullanmaya gayret ettiğini söyleyen Ercan Kesal, “Kamera bir ‘başkasıdır’ çünkü ve objektiftir. Saklayamazsınız ve saklanamazsınız. Hiçbir şeyi eğip bükemezsiniz, her şey apaçık ortadadır. Bu da has edebiyatın olmazsa olmazıdır bence” diyor.

Kesal’ın düşüncesiyle, birikimiyle, üslûbuyla, içtenliğiyle anlam bulan bir söyleşi olduğuna inanıyoruz…

• Ercan Bey, hem yazmakta hem oyunculukta hem yönetmenlikte hem de hekimlikte ve hekimlikten örnekle, ‘hasta-hekim mesafesi’ni kaldırarak bakmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Tüm ilişkilerde bilginin bağışladığı iktidarı reddetmek. O iktidarın sağladığı güçten vazgeçmek. Böylece okurla yazar arasında ister istemez oluşan mesafeyi kaldırarak birlikte zengin ve ilhama açık bir yolculuğun parçası olabilmek mümkün.

• Birbiriyle ilişkilendirdiğinize inandığım farklı alanlardaki pratiklerinizden, yazmaktan örnekle “Okutmak için değil, göstermek için yazıyorum” diyorsunuz. Göstermek için yazmak ne demek?

Okur yazdıklarımı okumasın, seyretsin istiyorum. Kalemimi bir kamera gibi kullanmaya gayret ediyorum. Kamera bir ‘başkasıdır’ çünkü ve objektiftir. Saklayamazsınız ve saklanamazsınız. Hiçbir şeyi eğip bükemezsiniz, her şey apaçık ortadadır. Bu da has edebiyatın olmazsa olmazıdır bence.

• Size göre ‘bugün’, aslında geçmişle geleceğimizin toplamı. Bu minvalde, zannediyorum ki sinemayla yollarınızın kesişmesinde zaman ve bellek kavramları önemli bir yer tutuyor. Zaman nedir sinemada?

Zaman ancak ve sadece sinemanın mühürleyip dondurabildiği ve sonsuza kadar saklayabildiği bir mozaik parçası. Ancak kaybettiğimizde değerini anladığımız bir şeye sinema sayesinde istediğimiz kadar ve istediğimiz anda yeniden dönebiliyoruz. Bu yüzden sinema unutmayı engelleyen bir sanat dalıdır.

“Unutmak kalpsizliktir, vicdansızlıktır”


• Zamanın izinde hatırlamak, belki en başta çocukluğu, anneyi-babayı, ilk okuduğunuz kitabı, ilk acıyı, ilk sevinci… hatırlamak ne anlam ifade ediyor sizin için?

Hatırlamak seçerek unutmaktır. Bir şeylerin altını çizip öne çıkartıyorsak beraberinde birçok şeyi de unutmayı göze alıyoruz demektir. Öyle ya da böyle hafızanın beyinle ilgisi yoktur ama. Kalple ilgili bir mevzudur. Unutmak kalpsizliktir, vicdansızlıktır.

• Edebiyatın, yazma eyleminin hayatla bu kadar iç içe olmasının; daha doğru ifadeyle yazarın kaleminden çıkan eserin başka insanların (okuyucuların) yaşamlarıyla ilişkilenmesi nasıl bir şey? Edebiyatın gücü nereden geliyor?

Edebiyatın yarattığı gerçeklik, yaşadığımız dünyanın somut gerçekliğinden daha gerçektir! Sanki, “Başka bir dünya mümkün” düşüncesinin hayata geçirilmiş hâlidir. Sizi geçici olarak bu dünyadan alır, ruhunuzu iyileştirerek tekrar iade eder. Böylelikle sizi değiştirip dönüştürerek yeryüzünü sahiplenme cesareti bahşeder.

“Sinemanın, edebiyatın bir ‘duende’si var”

• Yine kitabınızdan öğreniyoruz ki, Federico Garcia Lorca, yara ve ölümle kurduğu ilişkiyi ‘duende’ diye adlandırıyor. Edebiyat, sinema, müzik yaratılarında böyle bir “duende”den bahsetmek mümkün mü?

Elbette. Duende Lorca’nın İspanya için bulduğu, adlandırdığı bir kavram. Ölümle ve hayatla ilgili. Yaralarımızın iyileşirken ruhumuzda bıraktığı esin! İyi edebiyatın, güçlü sinemanın ya da diğer yaratıcı sanat dallarındaki kalıcı eserlerin hepsinin de duende ile bir ilgisi vardır. Bu toprakların gömülü ruhuyla ilgili...

• Kitabınızın bir bölümünde Ahmet Hamdi Tanpınar ile yönetmen Kieslowski’yi karşılaştırıyorsunuz. Tanpınar ile Kieslowski arasında 40 yıllık bir zaman farkı söz konusu. Kitaptan cümlelerle, fakirlik ile aşk, merhamet, kültür ve memleketi kalbinde birleştirmiş iki insanı benzer kılan ne?

Ankara Film Festivali kapsamında yapılacak bir toplantının başlığı ‘Tanpınar olsa bu filme bayılırdı’ idi. Tanpınar esasında bir sinema tutkunu. Ondan önce de iyi bir fotoğrafçı. Meraklı ve çok heveskâr. Yurt dışı gezilerinde zamanının büyük bir çoğunluğunu sinemalarda film seyrederek geçiren bir adam. Onun güncelerini okurken kendiyle ilgili samimi itiraflarına rastladım. Bir kenara da not almıştım. Öte yandan, Kieslovski’nin ‘Dekaloglar’ı da sinemanın köşe taşlarından biridir benim için. Bu mevzu çıkınca aklıma ikisini karşılaştırmak geldi.

• İnsanlar yaşadıkları şehirlerle, mekânlarla bütünleşiyor sanırım. Öğrenciliğinizden hekimlik yaptığınız dönemlere sizin için mekânı anlamlı kılan şey nedir? Mekânın ruhu nereden geliyor?

Mekânların ruhu yaşanmışlıklardır. İçini neyle ve kimlerle doldurduğunuzdur! Onları sadece ‘yer’ olmaktan çıkaran şeylerdir bunlar.

“İnançlı insanlar’ çok acı çekerler, yaşayamazlar”

• Akıl, ahlâk, vicdan ve adalet kavramlarını sıralıyor ve “İyilik de kötülük de o kadar soyut kavramlar değildir” diyorsunuz. Bizim toplum olarak dünyayı, hayatı bu kadar karmaşık hâle getirerek zorlaştırma meylimiz nasıl başladı; iyiye, iyiliğe olan inancımız niye azaldı? ‘İyi’ ile ‘kötü’nün ayırdına sahiden varamıyor muyuz?

Ekonomik globalizasyon, kültürel globalizasyonu da dayattı. Dünya tek tip insan modeliyle doldurulmuş tek bir millete dönüştü. Tüketici milleti... İnsan hakları diye yutturulmaya çalışılan şeyler tüketici haklarından başkası değil. Kimsenin kimseye yardım etmeyi aklından dahi geçirmediği soğuk, yalnız ve ümitsiz bir çağdayız. Böylesi bir vasatta ‘inançlı insanlar’ çok acı çekerler, yaşayamazlar.

“Meşhur ya da ünlü olmayı ben talep etmedim”

• Yakın geçmişte çok izlenen bir dizide, Çukur’da ‘İdris baba’ rolünü canlandırdınız. ‘Popüler kültür’ olarak değerlendirilen televizyon dizilerinin insanların edebiyata, sanata, sinema ve tiyatroya yönelmesinde etkili olduğunu düşünüyor musunuz?

Popüler kültür çabucak tüketilmeyi esas alan bir kültürdür. Kalıcılık onun ruhuna aykırıdır. Bu yüzden tüketicisine sanatın ruhuna dair esaslı şeyler vadetmez bence. Benim başıma gelenler de popüler kültürün kaçınılmaz sonuçları. Tanınmak, meşhur ya da ünlü olmak... Bunu ben talep etmedim, başıma geldi. Umarım en yakın zamanda unuturlar.

• İlk uzun metrajlı filminiz Nasipse Adayız ne zaman vizyona girecek?

Post süreci bitti, festival yolculuğu başlayacak. 2020’de de bizim seyircimizle de buluşur.

• Gelecekte okuyucuyu nasıl kitap ve filmler bekliyor?

Roman, novella türü kitaplar, ‘Peri Gazozu’ tadında filmler.

 

Bu söyleşi, ilk olarak 31 Ekim 2019'da Ticaret gazetesinde yayımlanmıştır.